PARTİLER Mİ, PATIRTILAR MI? (IV)

PARTİLER Mİ, PATIRTILAR MI? (IV)

PARTİLER Mİ, PATIRTILAR MI? (IV)

person access_time 14 Eylül 2018 Cuma

 

 

 

 

Evet, sevgili okurlar.

Siyaset, politika, kandırmacadan ibaret olmamalıdır.

Siyaset, mana itibariyle "milli iradeyi" sırtına alıp ülkeyi "o irade paralelinde" yönetmektir.

Milli irade paralelinde yönetilmeyen bir ülke "var olabilme şansına" sahip değildir.

Hele hele inanan bir ülkenin milli iradesi, inancına bağlı olmak üzere Allah’ı bir, peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir..

Tüm bu birler içerisinde var ola gelen bir birliktelik manasını taşıyan "ittifak ve milli ruh" inanan ülkeler için tarihin derinliğinden gelen, olmazsa olmazıdır.

Ve fıtrat kanunudur.

Bu birliktelik, anayasamızda mevcuttur...

Ülkenin bölünmez bütünlüğü, milletin birlik ve beraberliği, anayasal hükümleri içerisindeyken, ne yazık ki uygulamada aynı anayasanın içeriğiyle ters düşmektedir.

Anayasayla “particilik” kavramı, ruhen birbiriyle çelişiyor, aykırılık arz ediyor..

Onun için de ülke bir türlü iki yakasını bir araya getiremiyor.

Dört günden beri yazımıza başlık olarak kullandığımız, “Partiler mi, patırtılar mı”  ifadesine ilaveten diyoruz ki; “Partiler artı patırtılar eşittir; çatırtılar…”

Tüm bu kavramlar bugün ülkemizin içinde mevcuttur…

Ne hazindir ki, müesses nizam da bunun uygulayıcısı konumundadır.

Zira dedik ya;

"Vatanın bölünmez bütünlüğü, milletin birlik ve ittifakı anayasanın temel esaslarından iken particilik ise bölücülük demektir, bölme demektir, böldürmek demektir.

Böl, parçala, yut anlayışına paraleldir."

Bir yandan Anayasa birlikteliği, beraberliği emrederken, hatta daha doğrusu inanan bir toplum olarak inanç tevhidi paralelinde madem ki müvahhidiz müttehidiz.

Yani Allah’ın varlığına, birliğine inanan bir millet olduğumuza göre aynı ittifak içerisinde olmamız gerekir…

Ama ne yazık ki; ittifak içerisinde değiliz..

İşte tüm bu ana unsur ve gerçeklere rağmen, ne oluyor da 96 yıldan beri kurulan cumhursuz bir cumhuriyetin esprisiyle; "benlik kaybı" yaşıyoruz…?

Darbeci bir ruha sahip olan CHP’nin tek parti ve dibcik dönemi olarak tarihe yazılan 1924’ten 1950’lere kadar mutlak bir istibdat, dayatma, ceberut bir mezalimin hegemonyası hakimdi..

Tüm bunların ana kaynağı da “Kemalizm, laikçilik ve devrimler kanunuydu…”

Antidemokratik mezalim tam 25 sene sürdü…

Sonra demokratik parlamenter sistemi devreye girdi…

Ne yazık ki; değişen bir şey olmadı..

Ki o günden bugüne kadar aynı o anlayışla bu memleket yönetilmeye çalışıldı...

Bunda hiç yanlış yok, hilaf da yok.

Adımız gibi bunu biliyor ve onaylıyoruz.

Şöyle ki, Anayasanın mevcudiyetinde "vatanın bölünmez bütünlüğü, milli birlik ve beraberliği" söz konusuyken, kurulan partiler ülkenin bölünmez bütünlüğüne, ne yazık ki halel getirmişlerdir....

Milli birlik ve beraberliği zedelemişlerdir…

Partiler arasında patırtılar oluşmuştur…

Patırtı sonucunda çatırdamalar meydana gelmiştir.

Hiç kimse de; bu yaşanan ve yaşatılan hakikatleri inkâr edemez.

Çünkü, mevcut hal bunu onaylıyor.

Tescil ediyor…

Zaten "şahitte" istemez….

Bu olaylara tanık gerekmez..

Herşey sabittir..

Ama ne yazık ki bu partilerin, patırtı ve çatırtılarından meydana gelen ihtilaf, bütünlüğün zedelenmesine neden olmuştur?

Birlikteliğimiz, tamamıyla bazı siyasi unsurlar tarafından, ki bunlar dışarıdan ithal edilmiş ve dış mihrakların işaretiyle kurulmuş bu partiler aracılığıyla; tehlikeye sokulmuştur…

Ve bu tahribatı da, Anayasa hükümleri altında yapmışlardır…

Devletin siyasi partilere yardım potansiyelinden faydalanmış olmasına rağmen, terörize edilmiş anlayışa sahip olmuşlardır…

Dış mihrakların, emperyalist haçlıların iş birlikteliğiyle ülkemize yerleşmişler, anayasal icazetlerini almışlardır…

Ülkeye de her halükarda kargaşa, terör, ahlaki çöküntüler, toplumsal çürümeler, kumar, içki, fuhuş, uyuşturucu gibi ne kadar rezil ahlaklar varsa, bu memleketimizin insanına enjekte ede gelmişlerdir...

Çok az aileler kendilerini "bu zehirli" yapılardan kurtarabilmiştir.

Maalesef çocuklarımız milli eğitime bağlı okulların duvarlarınin dibinde, uyuşturucu tüccarlarıyla gizliden gizliye el sıkışıyor…

Uuyuşturucu haplar satılıyor.

Sormazlar mı acaba?

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Bir yandan haktan, hukuktan, adaletten, demokrasiden, insan temel hak ve özgürlüğünden, inanç özgürlüğünden vs. dem vururken, öbür taraftan tam bunlara zıt bir potansiyel neslin içinde üremektedir…

 

* * *

 

Bu itibarla diyoruz ki;

Dün de bahsettiğimiz gibi Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk Bey, Bakanlığa yeni bir çekidüzen veriyor ve dizayn ediyor…

Her seviyeden halka danışıyor, fikir teatisinde bulunuyor.

Ne gibi bir sistem uygulayabiliriz diyerek çare arıyor.

Ve Milli Eğitim’in radikal planlarını düzeltmek istiyor.

Ve bunu yaparken de halktan fikir ve düşünce yardımını bekliyor.

Elbette ki çok güzel bir şey.

İnkâr edilmez.

Hani demişler ya;

“Görünen köy kılavuz istemez” misaliyle yola çıkarsak, 96 yıldan beri mevcut anayasal hükümleri altında var ola gelen bir Milli Eğitim sistemi var…

Ve bunun adının da Kemalist ve laikçi bir sistem olma hali söz konusu.

Atatürkçü, Kemalist, laik ve devrimcilik ilke ve prensipleri paralelinde bir Milli Eğitim Mufredatı dizayn edilmiştir…

Lakin, 96 yıldır alınan bir netice yok…

Sonuç derseniz, deyim yerindeyse solda sıfırdır.

Herhangi bir kıymet-i harbiyesi yok.

Zira gençlik potansiyeli uyuşturucuyla karşı karşıya…

Kumar, fuhuş, ahlaki çöküntüler vs. her şey var.

Sayın Selçuk, bunları çok iyi biliyor.

Kendisi de zaten daha önceden ifade ettiğimiz gibi devrimci, laikçi bir eğitimden gelmiş olmakla beraber, bizim burada tekrar etmemiz abesle iştigal gibi geliyor.

Ancak hatırlatma babında;

“Denenmiş, bir daha denenmez.”

96 yıldan beri bu hal devam ede gelmektedir.

Birçok deneyimli okumuş, hayatını tamamen eğitime adamış eğitimcilerimiz var..

Ki kendileri de, bu tezlerimizi onaylamaktadır.

İnanıyoruz ki Bakan Bey de buna inanıyor.

Dün söyledik, bugün de söylüyoruz.

Bu gençlik, artık sınıf sıralarında Risale-i Nur Külliyatıyla donatılmalıdır.

Bu gençlik, Kur’an terbiyesiyle donatılmalıdır.

Bu gençlik, fıkıh, hadis örnekleriyle eğitilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki;

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir.

(İnsanların vicdanını aydınlatan, dini ilimlerdir.)

Aklın nuru, fünun-u medeniyedir.

(Aklın aydınlatıcısı da çağdaş teknoloji öğrenimidir.)

İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder.

O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder.

(O iki kanat ile öğrenciyi donatır.)

İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder.”

(Her ikisi birbirinden ayrıldığı zaman, ulum-i diniyede taassup meydana gelir, bir şey çıkmaz, yeryüzünün yuvarlak olduğuna inanmayacak kadar cehalete sahip olur.

İkincisinde ise hile ve şüphe meydana gelir.

Bu da rüşvet, adam kayırma, haram yemekten başka kendini kurtaramayacak kadar toplum terörize edilmiş olur…

Bunun için yegâne kurtuluş çaremiz, gençliğimizi Kur’anla tanıştırmaktır.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna bile az.

En derin saygı ve sevgilerimle.

Hayırlı cumalar….

Bu makale diyarbakirsoz.com sitesinden alınmıştır.

Yorum yap